Onur 的个人资料HİÇ ELGİNİN ENKAZI照片日志列表 工具 帮助

日志


YumuDoku

Perdeyi araladı, sol gözünü hafif oynatarak şakağının soğuk cama değmesine izin verdi.

Perde hafifçe camın simsiyah kenarlarını belirtti ve sonra aniden kapandı. Şakağı camın buğusunu almıştı, perdeyi kapayıp sol elini perdenin kenar bitimine sıkıca toplayarak duvara bastırdı. Parmağını yavaşça yükselterek gözlerinin üstüdeki nemi aldı. Gözünü hafifçe oynattı.

Dışarıda uğultulu bir gürültü vardı. Dikkatle tekrar pencere kenarı ile şakağını birleştirdi, böylece sokağın bahçe duvarı ile bakışı arasındaki açıklığı büyüttü.

'Kimse yok.'

İki gün önce aynı uğultuyu duyduğunu biliyordu. Kabarık bir uğultu, cama, toplanmış ve kenetlenmiş kelebek sürüsünün aniden çarpışı gibi yumuşak. Yumuşak.

İçeri hafif karanlıktı. Ortasından yarılmış mum, dengesini korumak için genç, yırtık ve bezle kaplanmış bir kitabın üstünde yangın gibi. Yavaşça kitabın üstüne akan bileşimi beyaz bir yumuşaklığa bürünmüş. Yumuşak!

"Tek gözlü bir oda, tek penceresi var. Tek gözlü oda, odanın tek gözü var!"

Yumuşak ve kaygan. İki gündür aklında danseden tüm tek ruhlu biçimler kadar emsalsiz değil ama tüm tiksinme duvarının parçalı yapılarıyla sağılacak kadar saldırgan... Tüm rakslar sönük, tüm genellikler ve içgüdüler soğurulmuş, kıvamın biçimi örtülmüş... Duyumsanacak tek şey aklın kirli boşluğuna kendini engelsiz bırakan kaygan bir yumuşaklık. Yumuşaklık...

Aynı anda belirginliğini ani bir patlama ile duyuran yakıcı bir bulantı... Korkulu bir titremeyle bulantı. Dokunulacak herşeyin katılığını yitirmesinden korkan kendi. Herşeyin yumuşak tabanlılığı... Şakağının camı kavramasındaki yumuşak geçit, saçlarının kafasındaki peluş dokunaçlar, derisinin kaygan ve hafif ergimesi, yorganın bedendeki ağırlığı ve... herşey ama herşey... Artık uğultunun bir anlamı olmalı!

"Bunu sana söylemeli! Birileri! Onlar..."

Kalınca perdeyi biraz daha araladı. Bahçe duvarı... hemen girişi, toprak dolu kova; kafası üstünde kafa, akıtılmış sulu toprak damında. Kovanın renkleri değişken, tabanı üstünde toprak yok. Sulu toprak, kaygan toprak, kumlu toprak, açık ve bezenmiş toprak, öğütülmüş toprak, yumuşak toprak... Yumuşak.

'Bahçe kapısı nadiren sallanır.'

Bahçe kapısının sağa sola sallandığını gördü. Gıcırdayıp durdu. 'Bir görüntü belki!' Parmağını gözüne usulca yanaştırdı ve yumuşak bir şekilde ovdu. Yumuşak!

'Biri varsa orda eğer... Olmalı! Gözlerim bu varlık cübbesine doğru... Gözlerim var benim, dokunuşları fersahlar yutkunmuş. İnce dokunuşlar, kırılgan sonlu dokunuşlar, külçeli dokunuşlar, solgun dokunuşlar, içerlikli dokunuşlar, hissiz dokunuşlar, yumuşak dokunuşlar... Yumuşak!'

"Yumuşak!"

Sıkıca alttan tuttuğu perdeden elini çekti, örttü dışarının üstüne. Dışarıyı süzdü yeterince, dışarısı iklimini unutmuş, soğuk sıcak. Gözleri içeriyi unutmuş, iç hafif tuhaf! Hafif! Yeterince hafif! Gözlerini, sağ kolundaki camın nemine daldırarak buz kesilmesini istedi. Buz, keskin, iklimi belli, kırılgan ve sert! Sert! Katı duvarında gözlerini ikileyerek, bakışlarına hızlı adım attırıp, hatta koşturup, içi tamamen unutmak için atlamak istedi. Katı buzun derisinden dışına; katı, kanatıcı, sert! Yumuşak değil! Yumuşak!

"Elini çek! Neden açık hala pencere?"

İki gündür aynı uğultuyu dinliyordu. Dışarıda garip dokunuşlar. Duvara pamuktan yorganlar çarpıyor gibi. Kanatlı yorganlar, tulumlar, yünden döşekler, yastıklar... Duvarlara, pencerelere. Bedenine... Kafasına... kus; yüzüne yünden tokmaklar, gözleri kanlı loplar. Pamuktan bir denizde, sallan! İçeride herşey yumuşak! Yumuşak!

Perdedeki eli, dışarıdaki gözünü oynuyor. 'Orada biri var!' Bahçe kapısı kapalı. Dış ergimede kanatlı!Yatak örtülerinden sokak yolu. Islak beyaz. Sokak lambaları pamuktan, aciz sallanıp durmaktan. Dışarı uğultulu. Kadifeden binalar, herşey birbirinin üstünde. Gözleri kanlı, yeniden camın belinde şakağı. '

Orada birileri var!'

"Tek gözlü bir oda, tek penceresi var. Tek gözlü oda, odanın tek gözü var!"

Yırtık kitabın bezinde mum. Beyaz macun yangın dolu. Yum!

Gördü. Dışarıda uğultu var. Gördü. Gölge yaklaştı, belli ki kambur haçlı. Gördü. Toprak haçın altında, kara şey yaklaşıkta. Dışarıda uğultu var. Perdeyi aralama! Alnı camın koynunda, gözleri sert! Korkak! Gördü.

"Kördü."

Hızla perdeyi kapattı. Perdenin pencereyi kaplayan uçlarını bantladı. Bant kutusu neden hafif? Islak, kaygan? Neden yumuşak! Yumuşak!

'Dokunma! Gelecek o! Uğultu dışarıda. İç soğuk! Yaklaşıyor...'

"Tek gözlü oda, yatak uçlu pencere. Et parçası soluyor, tek gözlü!"

İki gündür aynı uğultuyu dinliyordu. Kolları pencereye dikine durmuş, bacakları gülle gibi ağır. İki gündür aynı şeyi duyuyordu. Cüssesi ağır, kambur ve sağır. Hayır...

Parçalı yatak, pamuk gibi. Gömü!

'Bana dokunma!"

"Sağır!"

Dışarı! İçeri! Gördü. Herşey bu kadar... Hafif, yumuşak! Yumuşacık!

"Kus!"

Ruh Katarı

Eğri bir tahta elinde, gözlerindeki siyah kan arşınlayıp dokunarak havayı ve tahtayı, silkinirken bakışlar döngüsüz ve ihtiyaçsız...

Yüreği başkalaştığında çoktan uzaklaşmıştı, ruh katarı, ruhun oyun sahasından! Eğri bir tahta eğrilmiş duygularına dokunurken, kan ve göz yaşları içinde başlıyordu her adıma. Kimse için değil! Her kanın öykündüğü şey - varım kendi halinde, kendi... Her okunuşu kendisinde kendinin, hücüm ediyordu adımlara...

Büyük denedi; kumdan geçitler altından hep silkinerek geçti. Şimşekler sofuluğunun oyun parkıydı, tehditvari, eldiven ihtyaçlı, keskin halatlı... Adımların ön azlığı keyif kokusunu yutar, düş akıtan gece krizleri endişenin tanımını yapamazdı. Ruh katarı eldiven giymeden dolaştı. Endişelenmedi, yuttu tüm sorguya bağlanan halkalardan seviçleri... Keskin patikaları vardı ve her fırtınada, derisi sonsuzluğa yüklenirdi; uzardı gecenin, günün içinde rüzgarın ağıdı ile, oysa bu ağıt kendi ile arım noktasında.

Beni tanıdın mı gece?

Eğri bir tahta elinde, duyguların habis kolları geçitlerin kenarlarını yoklarken, soğuk duvarlar inine dokundu bakışlar, ihtiyatsız, solgun...

Ruh katarı! Eklemsel boş ur içinde. ilgiz suspayına nadir kalarak, ekşimiş tesadüflerin ayak ucunda, demirleşmiş azık içinde, eldivensiz, enlerin ucunda, pespaye kar delgisi!

Büyük denedi, tozlu apaçıklığa dalgacı vurdu, durgun göğe yükselirken kendi varım halinde... Her kanın öykündüğü kimseyi boşladı, durdu. Elinde tahtadan duygular, eğirilmiş uzuvlara halkalı durdu. Boşladı, durdu, boşladı.

Beni tanıdın mı gün?

Korkunç alaca hayaller dışında sunağı yorgundu, içli pınarları dehşet kokardı, kurumuş kazanlar göğe ulur, tedirgin erekler ihtimal peşler, azlıklar su uçlarında kum aralardı; inciler... Dur! Durmazdı, susmazdı, en tabirine kaldıktan hangi sonraydı? Ne uzağı görürkendi? Ne yakında sarmalardı kenetlenen şeyi? Ruh katarı!

Beni tanıdın mı?

Tahta uzuvlar, kanların baygın renkleri, tuzlu göz yaşları! İkram içinde sunguda değil bunlar; mevki gergin kolları taşımaz. Bir anlam üretirken siyah kan payı, suskunluk payı dolanır dururdu. O ruhların en saydamını belirtirken yüklenirdi kendini! Ruh katarı, teklikti, ruhun varım noktasında kendine kenetliydi.

Kristal

Image Hosted by ImageShack.us
Adım Kristal. Çok çok eski bir hikaye var. Kendimi anlatmak için sakladım, ama benim olmadığından anlatamadım kimseye. Ellerim de yok artık! Çoğu kez yüzüme asırlarca basıyorlar. Eğer hükmüm beni kıskanmıyor artık. Ve kimse benim için yazmıyor, onlara boşluğumdaki anıları yazdıramam... Ben büyülüyüm. Toprağın eski bir oyunu, onunla süregiden çok eski bir hikaye bu! Benim hikayem değil; çünkü, bunu yaşamak ve anlamak istemiyorum.

Kristal! Kırılmış cam parçaları! Tıpkı dokunacı olan buz kütlelerini tekrar dondurmak gibi. Her tarafın nasıl uyuşursa, o şekilde rahatlıyorsun ve hikayeler anlatıyorsun, ama hiçbiri senin hikayen olmuyor. Uzunca bakmaktan, sadece içeriğini görmekten, sadece boşlamaktan tesadüfi durgunsun. Kimse senin hikayeni merak etmiyor, kimse nasıl yaşamam gerektiğini sorgulamıyor. Farkımda değiller. Merak etmiyorlar. Bana istençleri yok.

Bugün hikayemi anlatacağım. Ellerim, onları kullanamam. Soluk bir nefes bazen nefesimi dengeliyor. Ellerin küçük oyunları yüzümü gölgeliyor. İçimi koca bir mutluluk dolduruyor, kendi nefesimi kenara adımlıyorum, nefesini içime çekiyorum. Yeni bir uzvum daha oluyor, bacaklarım oluyor ama ellerim olmuyor. Beni anlamasını umut ediyorum. Sevincimi, soğuk o diğer parçamın içeri taşıran kalınca neşesini görsün istiyorum. Gerçek hikayem bu, demek istediğimi görsün.

Burada olduğumdan şüphe ediyorum, gözlerim tekrarın iki yüzünü görüyor, her an aynı adımların izini sürüyorum. Varlığımın o eski katırları o yol üzerinde iken bunu düşünmezdim. Tekindim, durgundum, ama ellerim biçimine sargındı, dokunaçları milimler aşmıştı. Seyri ve anlatımı özgürdü. Çümbüşe uydurmak neticeyi... Koca perdelerin eşiğine dolanıp yürürken çok gizli bir mavrayı döndürüp dururdum. Sohbetlerin koyu ırmağı taşırır dururdu; ne sığınacak bir mekan bulurdum, ne de yasak bir örtüyü sarınıp dururdum. Yalnız değildim, ihtiyacımı çevrelemiyordu, bedenim çoşkundu. Ellerim, ellerim vardı; gittikçe büyürdü, denizlere ulaşırdı, tuzlu suların altına dolanıp dururdu. Gözlerim dolanmazdı bildik yerde, sivri dağların zirvelerine takılır, masumiyetin keyfini haşmetin elbiseli ucuna sürtüp dururdu. Ben denizlerin hülyalı kızıydım. İçimde sonsuz büyük bir sevgi vardı; bahşişlerim, dileklerim, iyimser neticelerim vardı. Perdelerim vardı, kükremeye başlayan denizi yatıştıran. Onlar benim ellerimdi. Deniz dostum onların yumuşak dokunuşlarıyla kendinden geçerdi, çünkü deniz bana aşıktı.

Koca bir buz dağının altındaki yaşlı okyanusta yaşardım. Sadık dostlarım vardı, sıcak göletleri aşındırıp beni hikayelere boğan gezgin dostlarım, ufuktan dostlarım, bana güneşi taşıyan dostlarım vardı. Ve insan dostlarım vardı.

Perdeler bir gün, kapattı, kapattı bir gün. Koca buz dağları değildi gördüklerim; denizin tatlı okşayışını kaybettim, yeni dostlar değildi kazandıklarım. Beni neşelendiren tüm iklimler, tüm dokunuşlar kayboldu; yitirdim ellerimi. Bedenimi kapıyor ve yitiyordum koca bir havanın içinde. Yarımlanmıştım, toz toprak doluydum bazen. Kırılıyordum, gözlerim boşalıyordu tatlı ırmaklar gibi; dudaklarım, bedenim çatlıyordu; kalbim, kalbim kabullenemiyordu çoğu şeyi, uçurumluyordu kendini. Büyüydü, kıskançtı, tekin değildi bu. İhtiras doluydu kinle. Hedefi vardı, sindirmiyordu, taşırıyordu. Topraktı bu.

Ben, Kristal, az biraz güneş için diplendim, avladılar beni. Beni avladılar, avlandım, avladılar, avlandım... Az biraz güneş istedim, deniz değildi, güneşe aşıktım. Az biraz güneş için avladılar beni. Gerçek hikayem bu değildi, bu değildi; gerçek hikayenin perdeleri için yakarmıyorum burada; fakat olsun istiyorum, duysunlar istiyorum, gerçek hikayem var, demek istiyorum - gerçek, düpedüz gerçek, gerçek, düpedüz gerçek!... Ben çamurdan bir cam parçası; perdelerimi parçalıyorum; ağzımla, yüzümle, gözlerimle, ayaklarımla, ruhumla parçalıyorum, ama ellerimle değil! Kullanamam artık, parçaladım onları; böylece tüm sevinçlerimi ve umutlarımı. Bu olanlar için kime sadık kalacaktım. Hayır, hayır, bu benim hikayem değil!

Bügün hikayemi anlatacağım insan dostlarıma. Şevkimi kırmayacak hiçbirşey, son ihtirasım bu!

Toprağın buzluğu, esiri, tehditkarı, Kristal!

Tavan'daki Ölü

Kapının yanıbaşında duran gölge U'nun. U aslında zamanı pek bir asar. Göründüğü gibi değildir. Dibe düşen odur, bunu anlamıştır. O gölgenin sahibidir, hızlıca asılmıştır zamana. Hızlıca düşüncelidir. Efkarı ise büyüktür. Kapının yanıbaşında durmaz o, gölgenin sahibi orada değildir.

Eline bıçağı alıp kapıya yaklaşmıştır. Belirgin tüm nedenlerini kenara itmiş, mantıklı her ihtiyacın ötesinde kendisine yeni ve belirsiz nedenler sunmuştur.

Kapı kolu tahtadandır, menevşeler soğuktur. Eşik mermerin endişesini taşır ama tahtadır. Kapı gümbürtüden sığınacak kadar seslidir. Hedefi yarım asmalı bir gardropdur. Elif işlemeli korkunç siyah bir tül kapıya yapışmış gibi durmaktadır. Gölgeler yoktur. Gün ışığı hadsizdir, hedefini bilmez, sağa sola yalpalar. Tamamı su dolu bir leğen kapı eşiğine yaklaşık; enine kapıyı boğumlayacak kadar, boyuna ise ezimlenecek kadar soğurgan ve yüzeyde çepecevre dalga içinde titremektedir. Dalgacı ve hazin değildir ama titrektir. Su beyaz ve siyahtır. Gün ışığı haddini bilmezken su değişir, hedefsiz okun her defasında doğruluğu cinayeti savuran eğriliğine hükmeder. Her cinayet siyah değildir, nitekim su siyah görünmez hep.

Leğen kırmızıdır, askılık tam yanı başındadır ve hakidir. Askılıktaki elbiseler beyazdır. Askılığı barındıran duvarın kapıya oranı yarımlamadır. Kapı duvarı boyuna görür, duvar kapıya fersahlarca uzaktır. Zaten Kapı ile Duvar birleşmemiş ve durumlanamamışlardır hiç! Duvarın hemen yanıbaşında bir ayakkabılık durur, içinde ayakkabı yoktur; kızıl leğene doğru eğiktir ve süzgece benzer. Tavandan leğene akan kırmızı sıvı önce ayakkabılığa dokunur, yumuşak bir dokunuştur bu, sonra, ince bir tepkiyle sıvıdan çok küçük bir parça leğene doğru düşer. Sıvı beton zemini boyamış ve halının kenarına kadar gelmiştir. Halı yünden değildir ama dokunması gereken kişi onun ne olması gerektiğini bilmemiştir. Halının tam diğer ucunda bir sehpa durur. Bir ayağı yoktur, inceden yutkunmuş gibi, soğuktan üşümüş gibi büzülerek halıya doğru eğilmiştir..Halının ona dokunan parçası bir ayağına düğümlenmiş ipler barındırır. İplerin çözüm noktasında plastik sicimler durur. Sicimin bir ucu duvardaki kalın demir parçasından sehpanın altından yumuşak bir meyil vererek geçmekte ve uzaklığı metrelerce olan hafif aralık bir pencerede son bulmaktadır.

Gölge düşüncelidir, gölge ağlamaklıdır. Bu leğene düşen göz damlaları sayesindedir. Gölge üşümüştür, kapı kapalı değildir, kapı açık değildir. Gölge kapının eşiğinde değildir. Gölge pencerededir. Orada gün ışığının kendisi bölmesini beklemiştir. İçine işleyen her damlanın, her saldırı damlasının vücudündaki ahengini o da hissetmiştir belli ki!

Tavanı delen kurşun uzun müddet sallandıktan sonra yere düşmüştür. Kurşun bıçağı mukaddes kılar. Yere düşerken alınladığı yer tabandadır, bıçağın gövde gösterisi anının çoktan bittiği yer! Tavanda, tabanda olduğunu anlamakta direnirken kurşun saplanmak için ümitlenmişitir. Oysa betonarme kum gibi ufalmıştır. Kum parçaları leğendeki suyu hafiçe bulandırmıştır. Leğen kırmzıdır, beton parçaları kumdandır. Kum kurşunun hafif tepkisiyle uçurumdan yay çizer gibi odayı arşınlamış ve kapının tahtasına hızlıca çarpmıştır. Kapı duyulmayacak derecede ses çıkartmış olmalıdır. Sesin ve kumun yönü leğenin biçimine yeni atıflarda bulunmuştur. Sesin inceldiği noktada boğumlanan şey yeniden huzursuzca titremiştir.

Halıya yakın gümüşi bir nesne vardır, dışarıdan ufak dallara sahiptir. Dalları koyu kırmızıca sicime sarılmıştır. Yüksekliği ikircikli ve tavana kuyumca kalan cisim açık ağzına doğru toz çeker. Halının çözümüş bir kaç ipliği havada dansetmektedir. Sehpanın beli hafifçe bükülmektedir ve üzerindeki dantel işleme kırık kolunu dengelemekten aciz kalmaya neticelidir. Bu süpürge atamanı içine çekmeye devam ederken, kapının durumladığı nokta sabit kaldğından görünsel olmayan helezonlar oluşturmaktadır. Helezonlar sarsak gün ışıkları gibi leğeni herhangi bir hedefte vurmaktadır. Leğen kırmızdır ve leğen dalgacıdır.

Pencere tavandadır, tavan tabana denk düşer. Birbirlerini kıyasladığında altın üstte durağanı yoktur. Durma noktası ikisi içinde herhangi bir neden kabul etmez. Ya burası ya orası içerliklidir. Hedef hep tabanda ise, bu, hedefin uzunca kurgulanmış hadisesinden kaynaklıdır. Taban dolgundur, taşıyıcıdır, dokunsaldır. Tavan sadece taşıyıcıdır, alttakini sıkıca sırtlamıştır ve inayet kabullenmez. Uzaktır, duyumsal işlevleri farklıdır. Karışık değildir, o bu tür işlevleri diğerine yüklemiştir. pencere tavandadır ama pencere açıktır. Açık duvarlarda tabana aynı koşul da sürülebilir; fakat, koşul şu an taban için öne sürülüyorsa nedeni vardır. Tavanın üzerinde taban varken, kaybetmiştir tavan. Tabanın ikinci yüzüdür o. Bazen ama ikinci bir yüze izin vemez.

Gölge başsızdır, pencereden ufkuna düşen görüntü içinde tavana bulanmıştır. Tavanda hafifçe oynak sırıtır. Bu titreyen kafanın sonradan güne karşı kalkanından açıkça belli olabilir. Titreyen bir kaç uzvu da buna dahildir.

Penceredeki halat uzun boyludur. Pencereden günışığına dolanarak günün duvarlarını örer ve çok üstün tavandaki altında, duvarın kurşun deliğinden tavana doğru yanaşır. Kurşun hafif topaldır ama duvar kemiksizdir. Gün ışığına zorunluca eğilmiştir, besleme efkar diplenmiş ama kök salmamıştır. Kurşun kör değildir.

Pencerenin karşısı hedeflenmiş bir ötü taşır. Uzak bir beton blok çatıdan görünür. Elbiseler içindeki, vücütsuzdur çoktan. Elbiseler Namlu'nun ucuna asılmıştır. Namlu metalik gridir, askılık ise hakidir. Namlu askılığın yordamına erişemez. Çatının altındaki blokta çıplak beden çırpınır. Vücudundaki halat kollarınını kemiklerinden ayırmış ve midesinden uzunca sarkmıştır. Kemiğin koşulsuz direnemediği bu anda, gibiyi kaçırmayarak başın boyundaki uzun süreli gösterisi de koşulsuz aynı noktada öykünemez. Sicim çekilerek pencereyi bulmuş olabilir ama sicim yapının altındaki bedeni, canlı, hala sallayıp yatıştırır.

Bedenden süzülen kanlar ayak parmaklarından kaldırımdaki agacın köküne taşınırken, onu taşıyan hava uzunca bir müddet haykırmamak için direnmiştir. Dudaklardan sarkan dil yeni yeni içe büzülmeye başlamıştır, boynun üstündeki baş hala çırpınmaya devam eder. Gün ışığı şiddetli oklarını uzunca saplar ve derinin kamaşıp erimesini sağlar. Göz çukurları içe doğru kararıp besinini karanlıktan almaya başlamıştır. Gözlerin kapanan kapakları kırışmış ve kisvet içinde donakalmıştır. Göğüsden çıkan kırık bir kürek kemiği sicime düğümlenmiş halde kızılca, gün ışığında yansısını söndürmemektedir. Sicim namlunun ucundaki kurşunun ilk hareketi ile gerilmiştir. İlk hareket ise sicimin efkarını betimlemiştir. Sicim esnek ve dayanıklıdır. Beden kırılgan ve çürümeye tutkundur. Pencerenin sağ köşesi hafif aşınmışken dış duvarlar kuma dönüşmeye devam eder. Beden ağlayan bir bebek gibi yatışmak için sallanıp durur. ....

U kaybettiğini biliyor. O tüm diğer hedeflerini çarçabuk yokluğa sıvıyor ve yok ediyor. Bugün uzun kolluklu bir gece elbisesi üstünde ve dikine halkalarla kaplı. Halkalar içiçe geçmiş yerde sürünüyor; plastik iplikten, düğmelerden, boncuklardan halkalar... Dudakları dişleri tarafından parçalanmış, kanlanmış kızıl. Saçları karmaşık dalgalı; uçları dudağından süzülen kana boyanmış; albenili, içkin. Hızlıca soluyor, somurtuyor, düşünüyor. Gözlerinde kuru bir korku, yaşlarından göz akıyor. Burnundan soluyor, elleri titriyor. Düşünceleri soluyor, hüzünlü yüzü ileriye sıçrayarak ruhundan kopacak gibi.

"Burdaydım, elimi çekiyordu, beni pencereye yöneltti." Hızlıca, hızlıca, hızlıca düşünüyor. "Penceredeydim, beni yanına çağırdı, gülümsedim." Saçları yüzünü kaplıyor, çıplak ayakları soğuk muşambada donuyor. Ayak parmakları kararmış: kömür, yavaşça ufalıyor gibi. Gözleri dönüp duruyor: Korku!

U kaybettiğini biliyor. Artık hedefinin olmadığını biliyor. İçinde dururken hüzünlerin eskiden, ümitlenirdi. 'Mutluluğa övgü yağdıran gelecek öyküleri var her zaman.' Bugün nedenleri sorgulamak yerine, hızlı adım atarak yolun ucunu görmeyi deniyor. Asla bunu denememiş. Kızıl ve dolgun dudaklarını her dişleyişinde duymak istediği acıyı duymuyor. Kör ama duyuyor. Duyuyor. Duyuyor...

'Hakiki bir ölüm isitiyordu. Ve azabı ne kadar daha derinleştirebilirdi bilmek istiyordu. Hızlıca düşünüyor, hızlıca soluyordu. İmgesiz, telaşlı bir ayindi bu. Borular uçlarından tutturulmuştu o kadar. Yanıbaşında yanık parçaları bile yoktu mumların. Dua edecek kimsesi yoktu. İnancı çoğalarak bedenine yaydığı silinmiş hadiselerdi diğerleri ve tad almak içindi. Bu ayin tad almak için yapılmamıştı ama tadı farklıydı.'

"Buradaydım, ellerim bağlanmıştı, sanki midemden bir halat geçiyor ve sürtünüp duruyordu. Yanımda değildi o, uzaktaydı, binanın çatısındaydı. Uzaktı duyamıyordum. 'Tavan', diyordu, 'orada duruyor.' Ses boğulur gibiydi. 'Tavan! Git, git oraya!' Soğuktu sesi, duvar gibiydi, kükrüyordu. 'Tavan', diyordu, aslında gülümsedim ona! Beni öldürmek(!) istiyor muydu? Sonra... sonra, duymak istemedim, görmek istemedim. Kapadım pencereyi, kapıyı, kapadım aydınlığı; kapakları duydum, kapanırken duydum. Sadece duvarlar göründü aynı anda, bir halat göründü, bir sehpa, bir leğen ve ve... boyunduruk göründü askıda, kapıya yüklenmişlerdi hepsi. Kapıları kapattım hızlıca."

Tavan, tabanın diğer yüzüdür. Uzun kolluklarını yırtıyor. Sonra yanıbaşındaki halatla bağlıyor, ayaklarını bağlıyor, başını ayaklarına gömüyor, boynunu bacaklarına düğümlüyor, bağlıyor elerini, boynunu. Saçlarını örtüyor yüzüne. Tavan tabanın ikinci yüzüdür. Duymuyor(!) Duymuyor(!) Görmüyor, yüzünün karanlığını görmüyor. "Tavan asla! Leğen koca pervaneye bakıyor. Kapı açık...değil! Tavan asla! Aşağı bak! Aşağı bak! Sus!"

Ağzıyla tuttuğu halatın ucu çözülmeye başlıyor. Ayağa kalkıyor, çözümlemeleri geride bırakarak penceye yanaşıyor. Mide duvarlarına sürtünen halata dokunuyor ve yere bırakıyor kendini. 'Acı veriyor mu?'

Namlunun üstünde giysiler var. Tetik kurşunu geri çevirmemiş, yudumlamış. Duvarlar çürümüş, dökülüyor. Duvarlar, kan duvarları! Kanlı öykünen halkalar yerde, soğuk zeminde!

'Ne zaman gelecek? U'macılar?''

...

'Kızım! Diril yeniden, dokun ona! Kaderin bu!'
'Leğendeki su soğuk, boğuluyorum... Karşı çıkmalıyım anne?'
'Bu hızlıca bir ayin! Düşünemeyeceksin! İzin vermeyecekler! Yanı başındayım.'
'Duyamıyorum! Bu sefer gerçek mi?'


'Tavan! Benim tatlı nefesim! Tavan!
Tavandaki ölü senin!'