Onur 的个人资料HİÇ ELGİNİN ENKAZI照片日志列表 工具 帮助

日志


Günlük İnsan ve "Onlar" Alanı - Martin Heidegger

 
 
İnsanın öteki insanlar ile, öteki insanlar için ve öteki insanlara karşı sürdürdüğü günlük yaşam uğraşında, sürekli olarak ötekiler karşısında farklı olma kaygısı yatar. Bu, ötekiler karşısındaki farkı kapatma, kendisi ötekilerden geriyse, bu geriliği giderme veya ötekilerden üstünse, onları altta tutma kaygısıdır.
Ötekilerle kendisi arasındaki mesafenin kaygısı insanın kendisine de örtülü kalan bu kaygı ötekilerle birlikte olmayı gerginleştirir. Günlük insan bu mesafeliliğin ne kadar az farkındaysa, bu kaygı o kadar sarsılmaz ve kökten biçimde etkisini gösterir.
 
Ne var ki, birlikte olmanın içerdiği bu mesafelilikte insan, ötekilerle birlikte varolan günlük insan olarak, ötekilerine uyma, ötekiler için ne geçerliyse onu geçerli sayma durumundadır. Burada insan kendisi değildir; onun kendisi olmasını ötekiler üzerlerine almışlardır. İnsanın günlük yaşam olanakları ötekilerin koyduğu ölçülerce yönetilir. Bu ötekiler belirli değildir. Her öteki bütün ötekilerin yerine geçebilir. Önemli olan, insanın farkında olmaksızın devraldığı, ötekilerin sessiz, göze batmayan egemenliğidir. İnsanın kendisi ötekilerin bir parçası olarak, onların gücünü sağlamlaştırır. Aslında onların bir parçası olduğunu gizlemek için insanın ötekiler diye adlandırdığı şey, günlük birlikte olmayı oluşturanlar, yani her zaman burada olanlardır. Ötekilerin kimliği, ne bu ne de şu kimse, ne insanın kendisi ne bazı kimseler ne de hepsinin toplamıdır. Onların kimliği kimsesizlik ya da herkes dir.
 
İnsana her zaman en yakın olan, içinde insanın günlük yaşam uğraşmalarının olup bittiği alan kamu alanıdır. Gerek kamu ulaşım araçlarının gerek haberleşme araçlarının (örneğin gazetenin) kullanımında her öteki diğer ötekinden farksızdır. Bu ötekilerle-birlikte-olmada insanın kendisi ötekiler içinde erir ve her ötekinin kendi farklılık ve özelliği artan biçimde ortadan kalkar. Bu göze batmamazlık ve belirsizlik içinde herkes alanı ve bu alanın egemenliği gelişir. Herkes neden hoşlanır ve nasıl eğlenirse, biz de ondan hoşlanır ve öyle eğleniriz. Sanat ve edebiyatı herkes nasıl okur, görür ve yargılarsa, biz de öyle okur, görür ve yargılarız. Kalabalıktan herkes nasıl kaçınırsa, biz de öyle kaçınırız. Herkesi öfkelendiren, bizi de öfkelendirir. Belirlilikten yoksun ve hepimizden oluşan herkes alanı, insana günlük varoluş biçimini dikte eder.
 
Herkes alanının kendine özgü nitelikleri vardır. Birlikte olmanın içerdiği mesafelilik, temelini, birlikte olmanın sağladığı sıradan olmada bulur. Sıradan olma, herkes alanını oluşturan özelliklerinden biridir. Herkes alanı, varlığını ancak sıradan olma ile korur. Neyin yapılıp yapılmaması gerektiği, neyin geçerli neyin geçersiz olduğu, sonuç ve başarının nasıl elde edileceğinin ölçülerini veren sıradan olma, bu ölçülerle herkes alanını ayakta tutar. Neyin göze alınabileceğinin sınırlarının önceden çizilmişliğinde, sıradan olma, önce çıkmak isteyen her türlü kural dışılığı gözetim altına alır. Her türlü üstünlük sessizce bastırılır. Özgün olan her şey hemen alışılagelmişin, çoktan bilinenin düzeyine indirilir. Uzun çaba ve didinmelerle kazanılan her şey, çabucak kullanıma hazır duruma girer. Bütün sırlar güçlerini yitirir. Sıradan olma kaygısı insanın temel bir eğilimini, bütün varlık olanaklarının tekdüzeleşmesi eğilimini açığa çıkarır.
 
Mesafelilik, sıradan olma, tek-düzeleşme, herkes alanının varlık tarzları olarak, kamuyu oluştururlar. Her türlü dünya ve insan görüşünü düzenleyen, her zaman haklı olan kamudur. Ve bu, kamunun, nesneler ile temele inen bir bağ kurabilmesi, şeyleri açıkça görebilmesinden değil, şeylere girememesi, düzeyli ile düzeysiz, bozulmuş ile bozulmamış arasında hiç bir fark gözetmemesinden ötürüdür. Kamu her şeyi bulanıklaştırır ve açıklıktan yoksun olanı, bilinen, kolayca kullanılabilen bir gereç gibi ortaya sürer.
 
Herkes alanı her yerde hazır bulunur, ama insanın karar vermesi gerektiği yerde herkes ortadan çekilmiş, kaçıp gitmiştir. Ne var ki bütün kararlar önceden herkes alanınca verildiği için, herkes alanı insanın sorumluluğunu insanın üzerinden alır. Herkes alanı kolayca herşeyin sorumluluğunu yüklenebilir, çünkü bu alanda yapılıp edilmiş olanlardan ötürü hiç kimseden tek başına kendisini sorumlu sayması beklenmez. Yapılıp edilenlerden sorumlu hep herkes , daha doğrusu hiç kimsedir.
 
Böylece herkes alanı insanın günlük yaşam yükünü hafifletir, insanın yaşamayı kolaylaştırma eğilimine yardımcı olur. İnsanın varoluş yükünün hafifletilmesinde sürekli olarak insanın yardımına koşan herkes alanı, bununla sürekli olarak kendi egemenliğini sağlamlaştırır.
 
Herkes alanında her kimse ötekidir ve hiç kimse kendisi değildir. Günlük insanın kimliği sorusunun karşılığı olan herkes, insanın ötekilerle-birlikte-olmasında kendi varoluşunda teslim ettiği hiçkimsedir.
  
Çeviri: Akın Etan ("Sein und Zeit", sayfa 126-128) M.E.B.Y., D.D:3 İstanbul 1979

DECCAL - HRİSTİYANLIĞA LANET

DECCAL
HRİSTİYANLIĞA LANET
F.W. NİETZSCHE
ÖNSÖZ
Bu kitap en azlarındır. Belki de onlardan hiçbiri yaşamıyor daha. Onlar, benim Zerdüşt'ümü anlayanlar olacaklar : kendimi, daha bugünden işitilecek kulaklar bulanlar ile nasıl karıştırabilirdim ki? Ancak öbürgündür benim olan. Kimileri öldükten sonra doğar.
Kişinin beni anlamasının, hem de zorunlukla anlamasının koşulları, -bunları pek iyi bilirim. Benim yalnızca içtenliğime, tutkuma dayanabilmek için, düşünsel konularda katılık kertesinde dürüst olması gerekir kişinin. Dağlarda yaşamaya, alışkın olması gerekir- çağın siyasetinin ve halkların çıkarcılıklarının sefil gevezeliğini kendi altında görmeğe. Aldırmaz olmuş olması gerekir, hiç sormaması gerekir, doğruluk yararlı mıdır diye, bir kötü kader olup çıkar mı diye... Bugün kimsenin sorma yürekliliğini göstermediği sorulara sertliğin verdiği yatkınlık; yasaklanmış olana yüreklilik; labirente önceden-belirlenmişlik. Yedi yalnızlıkta edinilmiş bir deneyim. Yeni bir müzik için yeni kulaklar. En uzaklar için yeni gözler. Şimdiye dek sağır kalınmış doğrular için yeni bir vicdan. Ve yüce üslubun iktisat istemi: gücünü, heyecanlanmalarını derli-toplu tutmak... Kendi kendine saygı; kendi kendine sevgi; kendi kendisi karşısında koşulsuz bir özgürlük...
İşte! Bunlardır benim okurlarım ancak, benim sahici okurlarım, benim önceden belirlenmiş okurlarım: geri kalan neye yarar ki -geri kalan, insanlıktır yalnızca.- Kişinin, gücüyle, ruhunun yüksekliğiyle, insanlığa tepeden bakması gerekir -hor görüşüyle...
.
En azlar!  Nietzsche üslübunda kesin bir biçimde duygular ifade buluyor. En az, içinde yabancı herhangi bir şey bulunmayan bir tanım! Mutlak biçimde tanımlamanın hası!
 
Onlar! Onlar tanımlanırken, sırf karakteristik bir görüngüye sahip olmayanlar belirtiliyor, kanaatim onların mutlak, yani aynı yaban çerçevenin sınırını aşmadığını, kendi içinde aynı oranda dağıldığında duruyor. Bu 'onlar' hep uzak 'onlar'dır. Nietzsche'nin sadece bir asır vermesi yeterli uzaklığı buluyor. Bir asırlık zamanı kendi sonuna kilitlemiştir. Kendi sonunun arkası, kendi tabiri ile yeniden bir başlangıçtır, yeniden başlangıç sonun arkasından sonraki değildir, sonunu yaratan başlangıçtır muhakkak! Ve bu noktada asla bu 'onlar' düşüncelerinin alevine sarılacak bir yaşam alanı bulamaz. Onlar her daim tabiri bu şekilde anılacak!
 
Zerdüşt! Bildiğimiz Zerdüşt! Ordan bir parça mırıldanmadan geçmeyeyim: Evet! Şarkı gibi!
"Daha iyi oyunlar için ben bir başlangıcım, ey kardeşlerim! Bir örnek! Siz de beni örnek alın!
Ve uçmayı öğretemediğiniz kişiye, daha tez düşmeyi öğretin bari!-"
.
İşitilecek kulaklar bulanlar! Büyük olasılıkla yüce iktisat istemi ve Nietzsche'nin diğer 'yedi yalnızlık'larından kopmuş bir istem. İstemin istemi! 'Kendi çağının çok üstünde' görüşüne destek vermiş çok şey var, birincisi tabi ki 'yalnızlık'! Kendi 'yapma gücü'nü diğer istemlerden ötede bulmak! Kendi kendisinin efendisi olmak! 'Kendi'nin sahibi olmak, bu yüzden iktisat isteminin kendinde zorlayıcı yönünü bulmak!
Öbürgün! Yaşamından sonraki ama aslında hep uzakta olan an! Onun 'görme açısı' ile!

Öldükten sonra doğmak! Hesaba katmadığı şey kendi felsefesinde çok parlak! Kendi gözünü bırakıp, başkalarınının gözüyle yokluyor! Ama o gözler kendi gözlerine asla dokunmayacak! Çünkü kanaatimce herhangi iki varlıktan biri ancak diğeri sayesinde 'var olma' eylemini kabullenebilir.
 
Anlama koşulları! Bu koşullar zorunlu olarak mevcut! Pak bir bilgi kendi sunumunu paklayınca, yeterince açıklayıcı bırakınca üzerinde titreyen kandil, ancak sözün döndüğü diğer alanda titreşir. Yani sözün öte tarafında, menbanın arka tarafında! Bu bize Platon'un görsel şölenini çağrıştırırsa, buna, Hristiyanlık'ı tereddüüt etmeden savuşturan Nietzsche olacaktır.
 
Koşullu bir anlam üzerinde yeterince dürüstlük! İçtenlik ve tutku! Anlamın içine 'ruh' eklemini sürerse anlama çağrılan irkilir. Bu yüzden 'katlık kertesi' şehvetli anlatımdan uzak duranları bağışlamaz.
 
Dağlarda yaşamaya alışkın! Sert üslubun, sert sözlerin, iğneleyici fırtınasına alışkın! İklimin bağdaş kurmayan yapısına alışkın, karanlık 'düşün'ün pek karanlık gecesine alışkın!
 
Aldırmaz olmuş olması gerekir, hiç sormaması gerekir, doğruluk yararlı mıdır diye, bir kötü kader olup çıkar mı diye...
Bugün kimsenin sorma yürekliliğini göstermediği sorulara 'sertliğin verdiği yatkınlık'; 'yasaklanmış olana yüreklilik'; 'labirente 'önceden-belirlenmişlik''
 
Doğruluğun kurallı ilge'nin, betimlenmiş, 'önertiden tasarımlı' bireysel edimin yasal korunumu altında olduğu!.. Ki nihayet bunu diğer bölümlerde bulacağız....
 
Sertliğin verdiği yatkınlık!  Mizacın örgüveni, merdiveni!

Yasaklanmış olana yüreklilik!... Pak; önceden herhangi bir değer yok gibi, ilk başlangıç! Yüreklilik, bilinen değerleri, olumunda pay sahibi olduğunu bildiği halde oymak!
 
Labirente önceden belirlenmişlik!

Burada konuşalım! Bir tanım, ön tanım büyük ihtimal! Onunla netiiceye varma istemi! Bu şekilde görünüyor! Daha farklı ...?  düşünüyorum?
 
Şimdiye dek sağır kalınmış doğrular için yeni bir vicdan!
 
Sağır kalınmış doğrular! Gerçek doğrular üzerinde hak sahibi veya değil! Uzak tutulan , durulan doğrular!Gören gözler ile alakalı ise bu tanım tümleşik çelişik! Neden tümleşik:

* Doğrular için gören gözler!
*Sağır kalınmış durum!
*Sağır kalınmış durumdan peyda edilen doğrular!
*Gören gözler için sağır kalınan doğrular!
*Sağırlar ve gören gözler!
 
İşte desise!
 
En uzaklar için gören gözler!
Zira derinlik kasıt! Derinlik, bir şeyin dibinin ağzına olan uzaklığı! Dip yüzeyi (ağzı) ne oranda taşır? Varlığın hulasası, içeriği, yolu! Uzak olan, yakın olan daim, 'görsel kendi' teması! Her yol farklıdır, ama farklılık her daim birdir!
 
Yedi yalnızlıkta edinilmiş deneyim!
*Yeni bir müzik için yeni kulaklar.
*En uzaklar için yeni gözler.
*Şimdiye dek sağır kalınmış doğrular için yeni bir vicdan.
*Ve yüce üslubun iktisat istemi: gücünü, heyecanlanmalarını derli-toplu tutmak...
*Kendi kendine saygı;
*kendi kendine sevgi;
*kendi kendisi karşısında koşulsuz bir özgürlük...
 
 
Ve yüce üslubun iktisat istemi: gücünü, heyecanlanmalarını derli-toplu tutmak...

Buradaki iktisat(tutum) denetlemenin içinde kaldığı ölçüde vardır. Duyguların açıklığı 'olduğu gibi görünme'sine rağmen bir açık vermemeli! Bu dağlarda yaşamaya alışkın olmanın, örgüven mizacın istemi!
Zira bu tür davranış kendi tanımını oldukça yapay (insan düşüncesi ve özdeşi ile) sağlamış.
Erkin(kudretli, iktidarlı) amacın başarma kabiliyetini sınayan yalnızlık eklentisi!

*Kendi kendine saygı;
*kendi kendine sevgi;
*kendi kendisi karşısında koşulsuz bir özgürlük...
 
'Sonuç yalnızlık'ın koşulsuz istemleri!
Ki  en önemlisi varoluşçuluğun derisine işleyen 'koşulsuz özgürlük!' Bu tür bir özgürlük başlangıçtan koşulsuzdur. Münhasır hedefler, münhasır karakterler yaratır. Özgürlüğün bir nevi tanım kazanmış olma sebebi budur!
Kendi kendine saygı, sevgi! Bilerek isteyerek (istemek çoğu zaman tehlikelidir) özgürlüğün içeriğini yaygınlaştırmak! Burada derin bir iktisat var! Ego keskin kulaklarını her tarafa uzatabilir. 'Ben' yapımı daim koşulsuzdur ve ihtişamlıdır. Düşünce bunu dile getiriyor.
(Kanaatimin sınırları dile gelince, sınırlı bir karakter yarattığımı gördünüz!)
 
İşte! Bunlardır benim okurlarım ancak, benim sahici okurlarım, benim önceden belirlenmiş okurlarım: geri kalan neye yarar ki -geri kalan, insanlıktır yalnızca.- Kişinin, gücüyle, ruhunun yüksekliğiyle, insanlığa tepeden bakması gerekir -hor görüşüyle.
 
Önceden belirlenmiş: Sunum olarak sadece, belirli bir ilgeçlik var. Önceden, yeni müzik için hazırlanmış dönem; belirlenmiş, müzik için hazır kulak! Kategorize edilmiş benlikler, hikayeler! Şu müzik şu kulağındır! Söylence aynı, keskin!
Geri kalan: Kulağı olmayanlar, görmeyenler, iştmeyenler! Değerlerin olumunda söz sahibi olupta değerle istiflenenler, hazırlanmayanlar, tutumlarında 'rahat' barındıranlar; mutluluk amaçlayanlar! Değerlerin kendi değerlerini sorgulamayanlar! Düşünmeyenler, yarı insanlar (- düşünüldüğüne inanılmayanlar), düşünen hayvanlar(düşüncesi hayvanlığını bastırmaz), hayvanlar.... (Üzerinde düşünülebilinir?)
Bu yüzden insanlığa tepeden bakmak! Etraflarını (arkalarını, önlerini) kabataslak kolayca görmek!
Güç ve ruhun yüksekliği! Dİğer bölümlerde tartışılabilir...
Hor görüşüyle... Değersiz kılarak, inciterek, dağlarda yaşamaya alışkın karakterin buzuluyla, rüzgarıyla...

Descartes - Metod Yöntemi

Descartes'ın bu yöntemini her düşünüş yöntemine uygularsak düşüncenin kendini doğruladığı süreci bulmak fazla zorlaşmaz. İlk çıkarım şu olmalıdır. Şüphe etmenin işlevsel ön hazırlığı daha açık bir planda değilken, nesneler kendilerini uzaktan algılayacak bir algıda yer edinmemişken, açıkça ortada olan şey, belirli bir mekanizmanın varlığıdır. Kendi işlevini açığa çıkararak, önsel bilgilerden arınmış bir biçimde görünürde durmasıdır. Mekanizmanın sorunsal veya çeşitlemeli mekanizma oluşu ilk engeli, düşüncede ki ilk engeli değiştirmez.

İlk engel düşüncenin kendini saptamasında her daim ilk ve tek saltık engel olmayı sürdürmektedir. Eğer uzayıp giden bu fiilin biçeminde bir değişim yakalanırsa, o da, çeşitlemeli düşüncenin zaten yüzyıllar boyunca süregiden, yani ilk olmayan bir hasbihalinden başka bir şey değildir.
Bu yüzden düşüncenin kendisinden şüphe edilemeyen kesin bilgide önemli bir payı yoktur.
 
SORU: dusuncenin kendisi hic bir yaman sorun olmaz.
sorun dusunce icin referans olan bilgilerden ve on kosullardan kaynaklanir.
 
Düşünce için referans olan bilgiler mi? Veya ön koşullar mı? Belki de sorun tamamen düşüncenin bu referans ve önkoşullardan oluştuğunun görülememesi olabilir.
 
Düşünce tarihi ile uzlaşma yakınlık bağını koparmazsa eğer kişisel iştihanız, tekrarlı anlatıların her birinde belirgin referans ve önerti topluluğunu görebilirsiniz. Bu toplamın iç haznesi düşüncenin tanıma katkıdaki desteğini oluşturuyor. Düşüncenin yaygın olarak 'farkında düşünce' olmadığını belirtir ve şüphe edilemeyen kesin bilgiye kapı araladığının tamamen bir iç hasbihalinden başka bir şey olmadığını belirtirim.
 
 
 

İyon Yunan-ya

İyonya sınıfının manasız gelen tüm esintilerinden kaçmak isteyen 'nasılcılar'ın yüzlerine vuran şey, onlar için hala yön tayini yapılanabilinir mi de kullanılıyor. Dikkat edin, diyalektik aklın çalıştırılabilir o tek sisteminde -geçerli anlamı kullanırsak sistemi mevcutlayabiliriz- kullanılan araçlar içinde -bu bedbaht düşüncelerden yola çıkarak- şunlar var: Bir hedefe yaklaşmak için ne kadar değişebiliriz. Hedefi görmek için hangi gayelerin altından yahut hangi müşahadeler ve ampirik neviden yola çıkmalıyız?
 
Herşey birdir. Su veya ateş veya hava... Şeylerin kökenleri nerede ise onlar zorunlu olarak orada yok olacaklardır. Bu yüzden tek düze anlamın çıplak -tabirlerinin ayna kalıbı ile- düşünüş biçimi ile yüksek bilgeliğe hızlıca erdiriveren bu basamakları kullanmalarını sağlıyor.
Düşünüş şekli ile, bir şeklin darlığı ve kafatası büyüklüğü tartışıladururken söylenecek tek şey Anaksimandros'un elindeki yokluk almindedir:
 
"Aldanmayınız!
Oluş ve yok olma denizinin herhangi bir yerinde sağlam toprak gördüğünüzü sanıyorsanız bu,  şeylerin kendilerinde değil, sizin kısa görüşünüzdedir"
 
.....
 
"Bu gibi insanlar kendi güneş sistemleri içinde yaşar ve onları orada ziyaret etmeli," diyor, Nietzsche!
 
.....
 
Barbarlığa giden yol, başlangıca giden yoldur! Kim bu Yunan trajik ahkamıyla meşgul olmak istiyorsa mutlak biçimde göz ardı etmeyeceği şey, dizginlenmeyen bilgi arzusudur. Bu arzu bilgiyi barbar kıldığından, zamanın tüm ötelerinden bize haykıran bu gürültülü cüceler bilgi edinme biçimlerine ve arzularına bir şekilde gem vurmuşlardır.
 
Okul kavramı eski söylevlerin dili üzerine mal edilen bir kaşiflik saadeti değil! Onların bolluk içinde savurup sarmaladıkları çizgiler değil, seçkin çizgiler varsa meşruluğun temellerine epigonlarını oturturlar. Okul aslında bir topluluk, bir cevap. Cevap her zaman bir soru demektir! Soruyu soranlar, ise öğrenen-öğreten heybetli elbiseleri içinden çoğu zaman sıçrayabilir.
 
O durumda öğreten ve öğrenen bir şekilde her türlü durumdan çıkabilir, birbrirlerine karışabilir, susuzluğun dinmeyen taşkın arzusu her daim yükselebilir. Herşey bir şeydir, öğretisi durumlamaya bağlı kalmamış, öğretinin harmanlanmasıyla da bir açlık oluşturmamıştır.